Elektriğin Tarihi – IV

Elektrik Günümüze Kadar Nasıl Gelmiştir?

56

Üçüncü yazımızı okumadıysanız aşağıdaki linki okuduktan sonra bu yazımızla okumaya devam edebilirsiniz:

http://www.bosbatarya.com/elektrigin-tarihi-iii/

1850’li yıllarda artık seri olarak üretilmeye başlanan dinamolar ilk kez yaygın olarak aydınlatma amacıyla kullanılmaya başlandı. 1858’de başlayarak, dinamolardan İngiltere’de deniz fenerlerindeki kömür uçlu ark lambalarının enerji kaynağı olarak yararlanıldı. 19. yüzyılın sonlarına doğru artık elektrik motorları küçük ve bağımsız mekanik enerji gerektiren, demiryolları, asansörler, madencilik, makina tezgahları, matbaacılık gibi alanlarda yaygın biçimde kullanılmaya başlanmıştı. İlk kez deniz fenerlerinde kullanılan ark lambaları daha sonra sokak aydınlatılmasında da kullanılmaya başlandı.

Bu yöndeki ilk uygulama, 1877 yılında Paris’te Avenue d’Opera caddesinin ark lambaları ile aydınlatılmasıdır. Bu uygulama alternatif akım ile çalışan ark lambaları ve enerji kaynağı olarak da Gramme dinomaları kullanılmıştı. Benzeri sokak ve işyeri aydınlatma sistemleri daha sonra Avrupa ve Amerika’nın belli başlı şehirlerinde de kullanılmaya başlandı. 19. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de platin flaman kullanılan akkor lambalar yapılmıştı. Ancak lambalarda istenilen düzeyde vakum elde edilemediği için başarılı sonuçlar alınamamıştı.

Civa pompasının icadıyla yüksek vakum sağlama olanakları doğdu ve böylece daha iyi sonuçlar alındı. Ancak akkor lambanın ticari uygulamaya girebilmesini sağlayan mucit, Amerikalı Thomas Alva Edison’dur. 1877 yılında Edison, sesi kaybedip yineleyebilen gramofonu (fonograf) geliştirmişti. İki yıl sonra da lamba üzerinde çalışmaya başladı. En uygun flaman maddesinin seçimi için yüzlerce deney yaptıktan sonra karbon flamanlı akkor lamba için patent başvurunu yaptı. Üç yıl sonra New York sokakları artık bu lambalarla aydınlanıyordu. Edison yaşamı boyunca gerçekleştirdiği çeşitli buluşları için 1093 adet patent almıştır.

1833 yılında Almanya’nın Göttingen kentinde iki bilim adamı Gauss ve Weber, birbirlerine olan uzaklıkları 1,5 km olan evleri arasında bir tür telgraf düzeneği kurmuşlardı. Bu düzenekte alıcı olarak galvanometreler kullanılıyordu. Gerçekte bu yıllarda küçük ticari uygulamaları da içeren bir telgraf teknolojisi Avrupa’da ve Amerika’da gelişmeye başlamıştı. Ancak günümüzde telgrafın asıl mucidi olarak Amerikalı Samuel Morse kabul edilmektedir. Morse’un 1837’de geliştirdiği telgrafta alıcı aygıt, göndericiden gelen imle çalışan bir elektromıknatıs ve bu mıknatısın hareketiyle kağıdın üzerine Mors kodunu yazan bir düzenekten oluşuyordu. Mors kodu, bugün Mors alfabesi olarak bilinen nokta ve çizgileri içeriyordu.

Samuel Morse’un telgraf sistemi, 1844 yılında Washington – Baltimore şehirleri arasında 65 km’lik bir telgraf hattı olarak uygulamaya sokuldu. 1856 yılında New York ile Kanada’nın doğu kıyısındaki New Foundland adası arasında telgraf hattı kuruldu. Bundan sonra da New Foundland ile İrlanda arasındaki ilk transatlantik telgraf kablosunun döşenmesi girişimleri başladı. 6 Ağustos 1857’de başlayan kablo döşeme çalışmaları çok büyük güçlüklerle karşılaştı ve ancak bir yıl sonra 5 Ağustos 1858’de tamamlanabildi. Bununla birlikte henüz iletilen mesaj sayısı 400’ü bile bulmamışken, denizaltı kablosu 1 Eylül 1858’de onarılamayacak biçimde arızalandı. Kıtalararası telgraf iletişimi ancak 8 yıl sonra, 7 Eylül 1866’da yeniden hayat bulabildi.

19. yüzyılda telgrafın uygarlığın ve yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmesinden sonra gerçekleşen en önemli aşama telsiz telgrafın bulunmasıdır. Alman fizikçi Heinrich Hertz’in Maxwell’in elektromagnetizma kuramından hareket ederek yaptığı deneyler sonucunda elektromagnetik dalgaların haberleşmede kullanılabileceği anlaşılmıştı.

Bu gelişmeyi teknolojik sonucuna ulaştırmayı başaran mucit ise İtalyan fizikçi Guglielmo Marconi oldu. Marconi, sinyalleri birkaç km uzağa ulaştırarak 1892’de Telsiz Telgraf Patenti‘ni aldı. Daha sonra çalışmalarını sürekli geliştirdi ve ilk kıtalararası radyo sinyalini göndermeyi başardı. 12 Aralık 1901’de, İngiltere’nin güneybatı ucundaki Cornwall’dan gönderilen sinyaller, Atlas Okyanusunun öte yakasından, Kanada’nın New Foundland adası kıyılarındaki St. John’dan alındı. Bu olayı izleyen tarihlerde birçok yerde telsiz telgraf istasyonları kurulmaya başladı. Daha 19. yüzyılın ikinci yarısının hemen başlarında insan konuşmasının elektrikle iletilebilmesi üzerine düşünceler ve tasarılar geliştirilmeye başlanmış ve hatta bazı deneylere bile girilmişti.

Diğer taraftan telefonun gerçek mucidi olarak bilinen Alexander Graham Bell’in telefonun patentini alması 1876 yılını buldu. Bell’in telefon sisteminin esasını, elektromıknatısın, ses dalgasıyla orantılı olarak akım üretecek bir biçimde titreştirilmesi oluşturuyordu. ABD Patent Dairesi’nden aldığı patent belgesinde buluşuna ilişkin olarak şu sözler yer alıyordu;

“Ağızdan çıkan seslere ya da başka seslere eşlik eden, hava titreşimlerine benzeyen elektrik titreşimleri yaratarak, ağızdan çıkan sesleri ya da başka sesleri telegrafik olarak iletmeye yönelik bir yöntem ve aygıt…”

Beşinci yazımızla aşağıdaki linkten okumaya devam edebilirsiniz:

http://www.bosbatarya.com/elektrigin-tarihi-v/

Leave A Reply

Your email address will not be published.