Elektriğin Tarihi – I

Elektrik Günümüze Kadar Nasıl Gelmiştir?

14

Günümüzde elektrik hayatımızın hemen hemen her alanında (giderek artan şekilde) kullanıldığı herkes tarafından bilindiği aşikârdır. Peki bu elektrik olarak tanımlanan şey nasıl bu kadar hayatımıza girebildi? Neden bu kadar önemli? Bu yazımızda Elektriğin Tarihi hakkında bilgi vereceğiz.

Öncelikle elektrik kelimesinin etimolojisine bakalım. Elektrik sözcüğünün kökenine baktığımızda eski Yunanca’dan geldiğini görürüz. Antik Yunanca’da kehribar anlamına gelen “elektron” kelimesi, yeni Latincede “kehribar-i güç” kehribar ve benzeri maddelerde bulunan kıvılcımlanma özelliği anlamına gelen “elektrika” kelimesi olarak kullanılmıştır.

Mıknatıs sözcüğünün de, mıknatıs taşlarına oldukça sık rastlanan Batı Anadolu’daki Magnesia (bugünkü Manisa) bölgesinden türediği sanılmaktadır. Çinlilerin M.Ö. 1100 yıllarında mıknatıs taşları ile mıknatısladıkları madenî iğnelerden bir tür pusula yaptıklarını ve denize açıldıklarında bunlardan yararlandıkları bilinir.

Elektrik ve magnetizma ile ilgili bilinen ilk yazılı belgeler eski Yunan filozof Tales’in elektriğe ve magnetizmaya ilişkin önemli gözlemlerde bulunduğu, Aristoteles’in yazılarında belirtilmektedir. Bu gözlemlerinde Tales, kehribarın hafif cisimleri ve mıknatıs taşının da demiri çekebilme özelliğini keşfetmiştir. Hatta daha da ileri giderek bu iki tür olay arasında ilişki kurmaya çalışmıştır. Tarihte ilk kez Thales tarafından gözlemlenen bu kıvılcım “statik elektrik” olarak adlandırılır.

Romalı şair Lukretyüs, “De Nerum Natura adlı yapıtında mıknatıs taşının demir halkaları çekebildiğinden bahsetmektedir. Bilimsel çalışmaların ve düşünsel gelişmelerin Batı’da çok yavaşladığı Ortaçağ döneminde en önemli buluş, kehribar ve mıknatıs taşı üzerine yaptığı gözlemlerle Rönesans bilimcilerine ilham veren ünlü İngiliz bilimcisi Roger Bacon’ın öğrencisi Peter Peregrinus’un 1269 yılında, pusulanın ilkel biçimini tanımlaması olmuştur. Fakat, pusulanın Peregrinus tarafından icat edilmediği ve Avrupalıların bu aygıtın varlığını ve özelliklerini, Müslümanlar aracılığıyla Çinlilerden öğrendiği tarihçiler tarafından genel olarak kabul ettikleri bir görüştür. Pusulanın o dönemin en önemli teknolojik buluşu olması ve pratikte görülen büyük yararları, magnetizma olgusu üzerine ilginin ve çalışmaların artmasına yol açmıştır.

Bu konudaki ilk önemli yapıtın yazarı İngiliz bilim adamı ve İngiliz Kraliçesi I. Elizabeth’in doktoru William Gilbert, De Magnete” adlı kitabı 1600 yılında yayımlandı. Gilbert bu yapıtta, Dünya’nın küresel bir mıknatıs olduğunu ve pusulanın ibresinin dünyanın magnetik kutbunu gösterdiğini ortaya koyarak magnetizma teorisine çok büyük bir katkıda bulundu. Pusula ibresinin, kuzey – güney doğrultusunun ayrıca düşey yönde sapma gösterdiğini ilk kez keşfeden de Gilbert olmuştur.

1646 yılında Sir Thomas Browne tarafından yayımlanan “Pseudodoxia Epidemica” adlı eserinde elektrik kelimesi ilk defa kullanılmıştır. Devamında İngilizce ve Fransızcaya geçen kelime dilimize de elektrik olarak geçmiştir.

1660 yılında, Magdeburg kenti belediye başkanı Otto von Guericke, elektriksel yük üreten ilk makinayı yaptı. Bu makina, kayışlı makara düzeneği aracılığıyla elle döndürülen kükürt bir küreden meydana geliyordu. Çeşitli cisimlerin dönmekte olan kükürt küreye sürtünmesiyle belirli düzeylerde statik elektrik üretimi gerçekleştiriliyordu. Avrupa’da kısa sürede büyük bir üne kavuşan bu makina ile Guericke, elektriksel itme ilkesini kurmuş ve yaygınlaştırmış oluyordu.

Elektriğin iletilebileceğini kanıtlayan ilk deneyler Stephen Gray adlı bir İngiliz tarafından yapılmıştır. Elektriklenmiş bir şişede elektriğin, şişenin mantar kapağına da geçtiğini gören Gray, bu gözleminden hareket ederek ipek, cam, metal çubuk ve benzeri cisimleri ard arda bitiştirerek elektriğin bu cisimler aracılığıyla iletilebileceğini gösterdi. 1729’da yaptığı bu tür bir deneyde elektriği 255 metrelik bir uzaklığa kadar iletmeyi başardı. Çeşitli maddeleri iletken ve yalıtkan olarak ilk kez sınıflandıran da Stephen Gray‘dir.

18. yüzyılın en gözde buluşlarından biri, Leiden Kavanozu‘dur. Alman E.G. von Kleist ile Leiden (Hollanda’da bir kent) Üniversitesi matematik profesörlerinden Pieter van Musschenbroek’in 1745 ve 1746’da birbirlerinden bağımsız olarak buldukları bu cihaz, dış kısmı metal folyo ile kaplı ve içine metal bir çubuk batırılmış (elektrik geçirmeyen bir ipek iple asılmıştır) su dolu bir cam şişeden oluşuyordu. Cam şişenin izolatör rolü gördüğü tarihteki bu ilk kondansatör, elektriği depolanarak çeşitli deneylerde bir kaynak olarak kullanılabilmesine olanak sağlıyordu. Leiden kavanozu, kapasite birimi olarak ilk zamanlarda jar(şişe) olarak kullanılmıştır. 1 jar yaklaşık olarak 1 nanoFarad’a eşit gelmektedir.

Leiden kavanozunun bulunmasının ardından elektriğin iletimine ilişkin deneyler arttı. Fransa’da yapılan bir deneyde Leiden şişesindeki elektrik 4 km uzaklığa iletimi başarıyla sonuçlandı. Öte yandan elektriğin iletilebilir olması, onun hızının ne olduğunun merak edilmesine sebep oldu. Fransa’da ve İngiltere’de elektriğin hızını ölçme deneyleri gerçekleştirildi. Bu deneylerin sonucunda elektriğin aynı anda kilometrelerce öteye ulaştığı düşüncesinden öteye gidilemedi.

İkinci yazımızla okumaya aşağıdaki linkten devam edebilirsiniz:

http://www.bosbatarya.com/elektrigin-tarihi-ii/

Leave A Reply

Your email address will not be published.